Hypatia'nın Araştırmacı Ruhu

Araştırmacı bir insanın yazıları

27 Aralık 2011 Salı

Kitaplardan İnciler (Genç Werther'in Acıları)

"Yanlış anlaşılmaların ve tembelliğin,dünyada entrika ve kötülükten belki daha fazla yanılgıya yol açtığını bu küçük meselede bir kez daha anlamış oldum.En azından entrika ve kötülük daha sık yaşanan şeyler değil."

"Üst sınıfın insanları,alt sınıfa karşı her zaman soğuk bir mesafe içinde, sanki yakın davransalar bir şey kaybedeceklermiş gibi; birde düşüncesizler ve başkalarına kötü niyetle takılmaktan hoşlananlar var, kibirlerini zavallı insanlara daha çok hissettirsinler diye onların seviyesine inmiş gibi davranıyorlar.

Eşit olmadığımızı, olmayacağımızı çok iyi biliyorum, ancak saygı görmek adına alt tabaka insanlarından kendini uzak tutmak gerektiğine inanan kişi, yenilgiden korktuğu için düşmandan saklanan bir korkak kadar eleştiriyi hak eder."

"İnsan aslında karmaşık bir varlık değil.Çoğunluğu zamanın büyük bir bölümünü yaşamak için kullanıyor, geriye kalanı ise, özgür oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her türlü yolunu deniyor.İşte insanın değişmez yazgısı."

"Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu.O zaman her şey birbirine karışıyor ve arkasından düşler içinde dünyaya gülümsemeyi sürdürüyorum."

"Çocukların bir şeyi niçin istediklerini bilmedikleri konusunda derin bilgi sahibi bütün öğretmenler ve eğitmenler hemfikir; fakat yetişkinler de çocuklar gibi bu dünyada oradan oraya sürükleniyorlar ve onlar gibi nereden  gelip nereye gittiklerini bilmiyorlar, onlar gibi gerçek amaçlar doğrultusunda hareket etmiyor ve onlar gibi bisküvi, pasta, yerine göre şeker, yerine göre sopayla yönetiliyorlar: Genellikle buna kimse inanmıyor, ama bana göre bu çok açık bir şey."

"Eğlence sırasında bir felaket ya da uğursuzluk aniden bastırırsa, doğal olarak bizde diğer zamanlara göre daha güçlü bir etki uyandırır, bu etki, hem kendini oldukça güçlü bir biçimde hissettiren tümüyle karşıt bir olgu nedeniyle, hemde duyularımızın kapılarını duyarlılığa bir kez açmasıyla herhangi bir etkiyi daha hızlı algılaması nedeniyle daha da güçlenir."

"Bahçeden kopardığı bir baş lahanayı sofraya koyan insanın basit ve saf mutluluğunu kalbim hissedebiliyorsa, keyfime diyecek yoktur, çünkü o yalnızca lahanayı değil, bütün güzel günleri, onu ektiği o tatlı sabahı, suladığı o tatlı akşamları da sofraya koymuş olur, lahananın günbegün büyümesi ona haz verdiği için her şeyin tadına bir anda yeniden varır."

"Keyfi olmadığı halde bunu gizleyecek, etrafındaki sevinçli havayı dağıtmadan buna yalnız başına katlanacak kadar iyi bir insan gösterin bana!"

"Ne kadar iyi niyetle olursa olsun, bir gezinti bile binlerce solucanın yaşamına mal olur, atılan her adım, karıncaların binbir zorlukla yaptığı yuvayı yıkar, küçük bir dünyayı ezerek utanç veren bir mezara dönüştürür."

"Kendimizden yoksunsak , elbette her şeyden yoksun kalıyoruz."

"Yaşamın çiçekleri yalnızca görüntülerden ibaret! Birçoğu hiçbir iz bırakmadan geçip gidiyor, çok azı meyveye duruyor, bu meyvelerinde yine çok azı olgunlaşıyor! "

"Her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en tehlikeli şey de yalnızlık"

"Safkan atların bir türünden bahsederler, aşırı koşturulmaktan korkunç kızışan atlar, ferahlamak için içgüdüsel olarak bir damarlarını ısırırlarmış.Sık sık bende kendimi böyle hissediyorum, beni sonsuz bir özgürlüğe kavuşturacak bir damarımı kessem diyorum."

"Yüreğimden ziyade  zekamı ve yeteneklerimi taktir ediyor, oysa o benim tek gurur vesilem, her şeyin, her yeteneğin, her mutluluğun, her acının tek başına kaynağı.Ah, benim bildiklerimi herkes bilebilir-bana özgü olansa yalnızca yüreğim."

"Evet, yalnızca bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben! Ya sizler daha önemli şeylerle mi meşgulsünüz?"

Johann Wolfgang Von Goethe-Genç Werther'in Acıları

Görsel:Birgitte Hansen

25 Aralık 2011 Pazar

Doğanın Büyüsü

Şimdi sıcacık kahvem ile birlikte tatlı bir yorgunluk haliyle sizlere bu satırları yazıyorum.Bugün doğanın güzelliğini bir kez daha keşfettim.Bembeyaz karlara bürünmüş bir doğa, insanı bambaşka duygular içerisine sokuyor.Etrafınızdaki güzelliğe sanki ilk defa görmüşçesine bir çocuk masumluğu ile bakıyorsunuz.Bu da insanın içine tarif edilemez bir huzur veriyor.Doğanın sessizliğini dinlemek,insan elinin değmediği ormanlık arazide yürümek,yürürken karın içine düşmek,karda piknik yapmak inanın çok zevkli.Pekmezli kar ile enerji depolamak,yürüdüğünüz kişilerle bir şeyleri paylaşmak insanın yüzünü gülümseten,yaşadığını gösteren şeyler.Tabi şakalaşmalarda adeta yemeklerdeki tuz kadar gerekli ve lezzet veren unsurlar.Ayrıca birbirinden uzakta inşa edilmiş ahşap evlerin şipşirin görüntüleri zihnimden gitmiyor.Öyle bir yerde birkaç gün huzur içerisinde kalıp manzaranın önünde elimde ruhumu ve içimi ısıtan sıcak bir içeceğim ile,belkide kömür sobasının üstüne koyduğum bir kaç kestanenin kokusunun verdiği keyifle kitap okumak isterdim.Doğanın saf beyaz yüzünü zihnime iyice kaydedinceye kadar orada kalıp,tam bir ruh dinginliği ile evime geri dönmek isterdim.Ama ne yazık ki hayatta her istediğimiz gerçekleşmiyor.Bu yüzden şimdilik bu isteği ancak tatlı düşlerimde elde edebilirim.Çünkü düşlerimde özgür biriyim ben....

Güzel günümden kareler...









Alıp Başını Gitmek Varya


Alıp başını gitmek var ya buralardan
Bütün kirlenmişlikleri ardında bırakarak
Kaçmak 
Ya bir dağ başı olmalı gittiğin yer
Ya da deniz kenarı
Ama ıssız 
Ve
Sessiz
Sakin olmalı
Kuş sesleri ve ağustos böceklerinin
Arkadaşlığı kafi
Her şey bakir olmalı
Öylede kalmalı...

Ferhan Erdoğan





21 Aralık 2011 Çarşamba

16. Sone



Fakat neden daha ciddi savaşmazsın
Zaman denen şu kanlı zalimle?
Ve çürüyüşe karşı kendini neden korumazsın
Kısır dizelerimden daha kutlu şeylerle?
En şen saatlerin doruğundasın şimdi
Ve çağırır seni bakire bahçeler
Boyalı benzerlerinden daha hakiki
Yaşayan çiçeklerini içtenlikle taşımak isterler.
Hayat yeniden çizer onaran çizgileri;
Ne benim çırak kalemim ne de zamanın kalemi
Benzetip dış görünümünü ve iç değerini
İnsanların gözünde yaşar kılabilir seni.

Seni sen yapar kendini bırakman
Ve çizgilerinle belirlediğin hayatını yaşaman.

William Shakespeare
Çeviren: İsmail Aksoy

20 Aralık 2011 Salı

Kitaplardan İnciler (Aylak Adam)




" Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor: Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. "

"Herkes onun gibi değil miydi?En az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı."

"Ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı.Kim bilir iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı.'İş avutur' derdi babası.O böyle avuntu istemiyordu.Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri.Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şöför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu.Yaşamanın amacı alışkanlıktı,rahatlıktı.Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu.Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz , güzel kadınlarla yatardı istese.Çabasız.Ama biliyordu:Yetinemeyecekti.Başka şeyler gerekti.Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi."

"Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır.Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor.Ama yapışıp kalıyor ona.Onsuz olamıyor.(Sustu.Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz:Sigara içtiğimi.İşte bir başkası:Bütün bu 'siz'ler, 'iz'ler ,'uz' lardan sıkılırım ben.Yapmacık fazlalık gibi gelirler bana.İkinci konuşmamda 'sen' diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam.Ne dersin(iz)?"

"Hepimiz korkağız.Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz.En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız."

"Çevresine bakındı. Yoktu. Oturma odasını da aradı. Orada da yoktu. Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu. "

"Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz."

"İki çeşit içen vardır.Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer.Birde şu çevrendekilere bak.Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için.Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için.Dışarıda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır.Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler.Böylesi az içer.Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından....."


Aylak Adam-Yusuf Atılgan


Anadolu Ateşi

Anadolu Ateşi, temelinin 1999 yılında atıldığı, bünyesinde güzel ülkemizin her köşesinden derlenmiş yüzlerce dans figürü ve halk müziğinin yer aldığı harika bir projedir.Gösterilerini canlı izleme fırsatım olmadığı için ne kadar üzülsem de teknoloji çağı artık insanların imdadına yetişiyor.Bizden zaman ve mekan olarak çok uzaktaki bir gösteriyi evimizin sıcaklığında izleme olanağı sunuyor.Bende böylelikle Anadolu Ateşi'nin Aspendos'taki gösterimlerinden birinin videosunu izleme fırsatı buldum.İzlerken inanılmaz derecede keyif aldım.Anadolu kültürünün zenginliği izlerken beni adeta mest etti.Doğrusu bu konuda Mustafa Erdoğan çok iyi bir iş çıkarmış.Sahnelerle ilgili metinler,danslar,müzikler oldukça iyi ve bu konuda daha çok bilgi sahibi olmak isterseniz aşağıda sahnelerle ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.Metinleri es geçmemenizi tavsiye ederim.

1. PERDE
 1. Sahne
"Önce Ateş vardı Ölümsüzlük dağında, Nemrut’ta tanrıların katında  Ateşe kutsandı önce her şey, tüm varoluş... Bedenin o kutsal diliyle ateşe banılıp güneşe sunuldu. Doğunun ve batının ilk kucaklaştığı yerde dünyadaki ilk barış anıtında, ateş dağında Anadolu bir Prometius ateşi ulaştırdı insanlara. Işık ırmakları gibi aktılar yeryüzüne çoğaldılar. Hayat oldular."  sözleri ile başlar gösteri.


İlk sahnede motifler   Orta Asya Şaman Türkleri’nden Zerdüşt ve Yezidi Kürtleri’nden Alevi Semah figürlerinden ve Güneydoğu halk danslarından esinlenerek hazırlanmış, Tanrıların dağı - Nemrut Ateş Töreni, Ateş Irmakları, Ateş Dansları, Hayat Ağacı danslarından oluşur.

2. Sahne
" Fırtınalar gönderir Zeus - Ahura Mazda ateşi alsın götürsün diye insana, İnsanla mukabele etmeyi geçirir usundan... Ve tanrıların armağanı Pandora’yı gönderir bir kutunun içinde, yanı sıra tüm kötüleri ve kötülükleri. Kötülük hüküm sürmektedir artık bu topraklara da ve kötüler, yakalarlar Prometeus‘u zincire vurular. Zeus - Ahura Mazda, zincire vurulan Prometeus’un ciğerlerini kartallara yedirecektir. İyilerle kötülerin savaşı başlamıştır. İyiler, insanlığı karanlıktan, aydınlığa kavuşturan Prometeus’u kurtarmak için gelirler. Kıyasıya bir savaş... Ancak tanrı Zeus - Ahura Mazda’nın kötülükleri, kötüler galebe çalar bu savaşta... "

İkinci sahnedeki motifler Doğu Anadolu, Ege ve Akdeniz' e ait olup   Pandora, Karanlığın Ordusu, Tutsak Prometeus, Kartallar, Kurtuluş, Satir - Prometeus’un Diriliş Dansı, Aşk Üçlemesi, Aydınlık Günler, Savaş Dansları, Karanlığın Zaferi, Oryantal, Karanlığın Zaferi danslarından oluşur.

2.PERDE
1. Sahne
" Göç yollarında azalır hayat, katar katar konan ve göçen halkalar yaralı bir coğrafyaya akarlar Anadolu’da. Birlikte yenilir, birlikte dirilirler bütün renkler. Buz gibi yenilgidir artık ölüm. Çok çok eski bir ağıttır Anadolu. Karanlık ile aydınlık savaşının başladığı günden beri bir iyi kazanır bir kötü. Ağıtlar yükselir gökyüzüne. Dünyanın gördüğü en eski ağıdı yine aynı toprağa söyle şimdi tüm yenilenler. Ama umut hep vardır. Çıkagelir birden insan sıcaklığında ateş parlaklığında bir umut. Ete kemiğe bürünmüştür, çağdaş bir Prometheus’dur O. Tasavvufi bir rüzgarla varır; ruhlar semaya ulaşırken insanoğluna. Yaratır ve yeniler her şeyi. Orada, artık dirilişin ve hesaplaşmanın dansı başlar. Aydınlığın ordusu kuşatır tüm karanlıkları. Zafer dalga dalga yayılır Anadolu toprağına. "


Bu sahnede motiflerde  Doğu Anadolu, İçbatı Ege, İstanbul ve Karadeniz hakimdir.Dansları ise , Ağıt, hayalet Dansçıları, Aydınlığın Ordusu, Kötülerin dünyasına dönüş, Savaş Mozaik, Dalgaların Coşkusu'dur.

2. Sahne

" Davulların savaşı başlar artık Anadolu’da. İyiler ve kötüler karışmış bir araya, iki ordu barışa savaşmaktadır. Davullar önce savaş için vurulur. Savaşın akışı iyiler ve kötüler arasında gidip gelir. Önce kadınlar barışı sağlar kendi aralarında. Sonra da erkekler. Artık davullar barış için vurmaktadır. İnsanoğlu kendi içindeki iyiliğe yenilmiştir. İyidir, Anadolu iyidir insanlar. Bütün yönler barıştır. Yaratan ve yaratılan da el sıkışır ve ahid keser barışa. "

"Bir gökkuşağıdır Anadolu. Bütün renkleri içinde barındıran, suyu derin, toprağı sert, dağı yüksek, ovası kavurucu bir gökkuşağı. Artık bütün renklerin barışı , dansı vardır suda, toprakta. O renkler ki nasıl savaşın acısını yaşadılarsa yüreklerinde, şimdi de barışın coşkusunu yaşarlar danslarında."

Son sahnede de motifler ağırlıklı olarak Trakya ve Balkanlardır.Danslar ise ; Ramo, Yeniden Hayat Ağacı, Çoğalış, Çağrı'dır.

İzlemediyseniz izlemeniz tavsiye olunur.Ayrıca Anadolu Ateşi'nin Troya ve Doğu'nun Kapıları isimli başka gösterileri de vardır.Meraklılarına Troya gösterisinin bir temsili 25-26 Şubat Haliç Kongre Merkezinde olacaktır.Biletler satışa sunulduktan sonra yer bulabilirsem 26 Şubat temsiline gitmeyi düşünüyorum.






Not:Resimler ve bilgiler Anadolu Ateşi'nin kendi sitesinden alınmıştır.




18 Aralık 2011 Pazar

Yeni Yıl Dileklerim


         Sevgili Mia, Poliganum ,Simgee ve Çalıkuşu beni yeni yıl dilek listesi için mimlemişler.Öncelikle hepinize teşekkür ederim mim için...kısa zamandır bloggerda olupta bu kadar kişi tarafından tek seferde mimlenmek hoş bir duyguydu...Hasta olduğum için biraz geçikti özür dilerim.Kullandığım ilaçlar bol bol uyku yapıyordu.Bende bu hafta bol bol uyudum haliyle :)

Şimdi gelelim listeme...
  1. Öncelikle anneme , babama ve kardeşlerime(en büyük çocuğumda :D 4 tane kardeşim var) sağlık ve uzun ömür,
  2. Huzurlu olmayı, evimde tatlı dışarıda eğlenceli vakit geçirmeyi,eve döndüğümde yorgunluktan şapşal bir şekilde gülümseyebilmeyi,
  3. Hayallerimi gerçekleştirmek için zaman ya da başka bir deyişle zamanımı daha nitelikli kullanmayı ,
  4. Sınavlarda istediğim puanı alıp yüksek lisansa başlamayı ,
  5. Kocaeli'nde Devlet Opera ve Balesi ve Devlet Tiyatrosu açılmasını,
  6. Kocaeli'nde nitelikli, her aradığımı bulabileceğim 3-4 tane yeni kitapçı açılmasını , 
  7. Bu yaz Türkiye içi İnterrail yapmayı, bu sayede uzun süredir görüşemediğim arkadaşlarımı da ziyaret etmeyi,
  8. Daha çok trekking yapmayı,
  9. Okuma listemdeki kitapları hatırı sayılır bir biçimde azaltmayı ve yenilerin eklenmesini(sanırım bu sonsuz bir döngü haline gelecek)
  10. Gitmek istediğim kurslara ve seminerlere gidebilmeyi,
  11. İnsanlarla daha iyi iletişim kurabilmeyi,kimseyi kırmamayı,sevdiklerimi mutlu edebilmeyi,
  12. Ve son olarak bütün blogger arkadaşlarımın dileklerinin gerçekleşmesini diliyorum :)

    Yazıyı geç yazdığım için, birçok arkadaşım listesini oluşturmuştu zaten.Şu an bu ekrana bakıp yazmamış olan arkadaşlarımın hepsi mimlidir :) Hepinize musmutlu bir yıl diliyorum.Sevgiyle kalın.......

14 Aralık 2011 Çarşamba

Vazgeçtim Dünyadan


Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

William Shakespeare, 66. Sone
Türkçe Çeviri: Can Yücel

Kitaplardan İnciler (Martı Jonathan Livingston)



"Çoğu martı  sırf yiyecek bulmak, sahilden ayrılıp  tekrar dönebilmek için uçar.Bunun dışında bir şey öğrenmek için uğraşmazlar, öğrenmek istedikleri bir şey yoktur.Onlar için uçmanın tek anlamı , karınlarını doyurabilmektir.Oysa martı Jonathan Livingston için için önemli olan yemek değil uçmaktı.Martı Jonathan, uçmayı büyük bir tutkuyla seviyordu."

"Bir martının Konsey'in önünde kendini savunma hakkı yoktur.Fakat Jonathan'ın sesi birden yükseldi. 'Hangi sorumsuzluk kardeşlerim?' diye bağırdı.'Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmayan çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak.Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek ,keşfetmek, özgür olmak gibi.Bana bir şans verin , öğrendiklerimi sizlere göstereyim."

"Bildiğim tek yanıt , senin milyonda bir rastlanan ender kuşlardan olduğun Jonathan.Yola çıkanlarımızın çoğu çok yavaştı.Nereden geldiğimizi hemen unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden , günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik.Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaktan başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan? Binlerce Jon, on binlerce! Ardından , mükemmellik diye bir şeyin varlığını fark edene kadar yüzlerce yaşam daha...Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma  olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı.Şimdi de aynı kural geçerli, tabi ki diğer dünyayı  bir öncesinden öğrendiklerimizle kurarız.Fakat hiçbirşey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar..."

"-Cennet diye bir yer yok mu?
-Hayır Jonathan, böyle bir yer yok.Cennet bir yer , bir mekan , bir zaman dilimi değildir.Cennet öğrenmektir,mükemmelliktir."

"En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir."

"Dostluğumuz zaman ve mekanla sınırlıysa, zamanı ve mekanı aştığımız an , kardeşliğimizin bitmesi gerekir.Zaman ve mekan kavramını aştığımıza göre istediğimiz an görüşebileceğimizi düşünmüyor musun?"

"Gözünle gördüklerine inanma.Görünenlerin hepsi sınırlıdır.Anlayarak bakmaya , bildiklerinin ötesine geçmeye çalış.O zaman uçmanın anlamını daha iyi öğreneceksin."

Martı Jonathan Livingston-Richard Bach

12 Aralık 2011 Pazartesi

Notre Dame De Paris (Müzikal)

Victor Hugo'nun en önemli eserlerinden biridir Notre Dame'ın Kamburu.Victor Hugo "Sefiller" isimli eserinde topluma eğilmiş,"Deniz İşçilieri" isimli eserinde doğa üzerine yoğunlaşmış,Notre Dame'ın Kamburu'nda ise din üzerine çatışmaları yazıya dökmüştür.Kendince toplum,din ve doğa üçlemesi yapmıştır Victor Hugo.Bu üç eseri de dünyaca ün kazanmasına katkı sağlamıştır.


Notre Dame'ın Kamburu'nun şimdiye kadar filmleri çekilmiş,çizgi filmleri, balesi,tiyatrosu ve müzikali yapılmıştır.Bende bunlardan biri olan müzikalini dün izleme fırsatı buldum.İlk müzikal gösterimi 18 Eylül 1998 yapılan eserin videosunu internette bulmam aynı zamanda türkçe altyazısını bulabilmem benim için harika bir olaydı.Bu müzikalden uzun süredir haberim vardı fakat youtubedan bölük pörçük izlemiştim.Bütününü izlemenin verdiği haz bambaşka.Müzikalin sözlerini Luc Plamondon, bestelerini ise Richard Cocciante yapmış ve harika bir iş başarmışlar doğrusu.Özellikle müzikalin "Belle" isimli parçası dünya çapında bir üne kavuşmuştur.Eser Fransa'da sahnelenmesinden sonra dünya çapında büyük bir başarı elde etmiş, Avrupa,Asya ve Amerika da farklı kadrolarla sahnelenmiştir.Fransa'da yapılan orjinal gösterimin kadrosunda;





  • Hélène Ségara : Esméralda
  • Garou : Quasimodo
  • Daniel Lavoie : Frollo
  • Bruno Pelletier : Gringoire
  • Patrick Fiori : Phœbus
  • Luck Mervil : Clopin
  • Julie Zenatti : Fleur-de-Lys 
yer almaktadır.Ben özellikle Garou,Bruno Pelletier, Daniel Lavoie ve Hélène Ségara'ın performanslarını çok beğendim.Tasarımda Notre Dame'ın gotik yapısını da sahneyi taşımayı başarmışlar.Koreografiler de oldukça göz dolduruyor.Kimsesizlerin sığınma istedikleri sahnelerde oldukça etkileyiciydi.Kısacası nefis bir çalışma eğer imkanınız varsa mutlaka izlenmeli.





MÜZİKALDEN GÖRÜNTÜLER







VİDEOLAR







11 Aralık 2011 Pazar

Rita (Educating Rita)


İngiltere'nin eserleri en çok okunan yazarlarından biri olan Willy Russel'in eseri Rita (Educating Rita) 'yı geçen ay Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tiyatrosundaki oda tiyatrosu temsili ile izleme fırsatım oldu.Oldukça dikkat çekici olan eser , genç yaşta evlenmiş fakat içindeki bilgi açlığını doyuramamış olan Rita'nın açık üniversite yoluyla edebiyat eğitimi almasını konu ediniyor.Rita'nın özgün bir yanı olduğunu fark eden öğretmeni Frank oyun boyunca onun diğer kuru ezberden başka bir şey bilmeyen edebiyatçılar gibi olmamasını sağlamaya çalışsa da eğitimini tamamlamak isteyen Rita onlar gibi olmaya çalışmaktadır.Eserin başında cahili oynayan Rita, ilerleyen bölümlerde cahil ile bilginin arasında sıkışıp kalmış bir insanı canlandırır.Yaz okuluna gidip gelmesi ile de özgüveni yerine gelmiş tam bir bilgin olur Rita.Ondaki bu değişimi üzülerek kabul eden öğretmeni Frank ise Rita'ya aşık olmuştur.


Süleyman Demirel Kültür Merkezinin o küçücük oda tiyatrosu salonunda Funda İlhan (Rita) ve Ufuk Aşar'ın (Frank) çok büyük işler başardığını söylemek mümkün.Sahne tasarımı da oldukça göz dolduruyordu.Ben izlerken oldukça etkilendim.Eve gelir gelmezde eser ile ilgili araştırma yaptım.Böyle güzel bir oyunun Türkçeleştirilmiş halini kitap olarak basmamaları beni çok üzdü.


Eserin aynı zamanda 1983 yapımı filmide mevcut.Başrollerini usta oyuncu Michael Caine (Frank) ve Julie Walters (Rita) canlandırıyor.Film mekan bakımından daha çok olanak sağlıyor bizlere.Rita'nın eşini ve ailesini, Frank'in birlikte yaşadığı kadını ve öğrenci çevresini görmemize olanak tanıyor.Bugün izlediğim filmide oldukça başarılıydı.


Eser bazı tiyatro eleştirmenleri tarafından George Bernard Shaw'ın "Pygmalion" a benzetilmiş.Pygmalion'u okumamış olsamda "My Fair Lady" ismiyle uyarlanan film müzikalini izleme fırsatım oldu.Onunda ana temasında çiçekçi bir kız olan Eliza'yı eğitmek vardır.Fakat bence Willy Russel bu eserinde sadece eğitimin önemini değil kuru ezbere dayalı olan eğitimi eleştirmektedir.Örneğin size bir konu hakkında makale yazmanızı istediklerinde kendi özgün düşüncelerinizi yazamazsınız.Çünkü yazarsanız onların istediğini yapmamış olursunuz bu durumda da sınavı geçemezsiniz."My Fair Lady" de ise iyi bir eğitimle birçok şeyin başarılabileceği anlatılmaktadır.

Kısacası eserde söylenecek başka bir şarkı ile söylenecek daha iyi bir şarkı arasındaki farkı anlatmaktadır bizlere Willy Russel.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Yaşam ve Ölüm Arasında


İnsanlar ölüm hakkında pek konuşmak istemezler.Bu ölümün varlığını bilip kabul ettiklerinde mi ya da onu anmazlarsa daha geç geleceğini düşündüklerinden midir? bilinmez.Hayat zıtlıklarla doludur.Herakleitos ne güzel söylemiş "Her şey zıtlardan meydana gelir.Böylelikle aynı şey iyi ve kötüdür;canlı ve ölüdür;uyanır ve uyur;hem genç hem ihtiyardır.".
Bu zıtlıklarla kabul etmek gerekir nasıl şu an yaşıyorsak bir günde öleceğimizi bilerek yaşamak, sanırım hayatın tadına varmamızı kolaylaştırır.


Ölüm nasıl bir şey bunu birçoğumuz bilmiyoruz.Kutsal kitaplarda bu konuyla ilgili birçok şey yazmakta fakat onları da ne kadar doğru yorumlayabildiğimiz ise bir muamma.Gerçekler hakkında konuşmayı sevdiğim gibi sürrealist düşünmeyi de seviyorum.Diyelim ki öldük.Bize bu dünyada nasıl bir ömür geçirdiğimizi görmemiz için belli bir süre ölüm ile yaşam arasında kalmamıza izin verildi.Bir ruh olarak ailemiz ve sevdiğimiz insanların yanında dolaşabiliyoruz.Ve bir yeteneğimiz de var.İnsanların bizim arkamızdan gerçek gözyaşımı yoksa timsah gözyaşlarımı döktüğünü görebiliyoruz.Tabi ki bizi koşulsuz seven anne, babamız ve kardeşlerimiz gerçekten bizim için üzüleceklerdir.Bu yüzden onların göz yaşları saf sevgiyi yansıtacaktır.Fakat diğer insanların bizi gerçekten sevip sevmediklerini gördüğümüzde sanırım büyük bir hüsrana uğrayacağımız söylenebilir.Bir dostumuzun bizim için gerçekten ağlamadığını görmek acı verecektir.Peki  ağlamasının nedeni nedir? Ağlamak birçok kişi için kolay bir şeydir.Ve birçok kişi bir arkadaşının arkasından ağlarken aslında kendini düşünmektedir."Aynısı benim başıma da gelebilirdi.Ne acıklı bir durum." yani ağlarken kendilerine ağlamaktadırlar.Tabi bu durum her dostumuz için geçerli değildir.Bizi yürekten sevmiş insanlarda vardır.Fakat sanırım bu kişilerin sayısının bir elin parmağı kadar olması mucizevi bir durum olacaktır.Birde bu iki dünya arasına sıkışmışken bu durumu farketmemiz nasıl bir ömür geçirdiğimizi sorgulamamız acı çekmemize neden olacaktır.Bizi gerçekten sevmiş bir insanı öldüğümüz zaman keşfedebiliriz.Yaşarken ona gereken ilgiyi gösterememişizdir.Ayrıca ailemizi biz öldükten sonra perişan bir halde görmek bize dayanılmaz bir acı verecektir.Bu noktadan sonra pişmanlıklarımız başlayacaktır."Keşke sevdiğim insanlara onları çok sevdiğimi söyleseydim,güzel bir ömür geçirdiğimi,onların beni mutlu ettiğini her daim dile getirebilseydim." diye hayıflanabiliriz.


Tabi bu yazdıklarımın hepsi kurmacadan ibaret, kimbilir belkide böyle bir olanak vardır.Fakat sonuçta şu an yaşıyoruz ve bu söylediklerimi yaşamamak ,hayatımıza dönüp baktığımızda mutlu bir hayat sürdüğümüzü söyleyebilmek için bizi gerçekten seven kişileri bulmaya çalışmak şu an elimizde.Sevdiğimiz kişilere de onları sevdiğimizi söylemekten çekinmeyelim,bu durumdan utanmayalım.Sevmek en saf duygulardan biri utanılacak bir şey değil.Mutlu bir hayat sürmeniz dileği ile sevgiyle kalın...

9 Aralık 2011 Cuma

Taare Zameen Par (Like Stars On Earth)

Bollywood denince aklınıza tipik hint filmleri geliyordur değil mi?"Ellerinde mum vb. şeyler olan geleneksel şallı kıyafetlerini giymiş bir sürü kadın ve erkek film aralarında dans ediyorlar" Zihninizde bu imgelemin oluştuğunu tahmin edebiliyorum çünkü yakın zamana kadar bende de öyle bir düşünce vardı .Fakat son yıllarda Hindistan da üretilen filmler, sosyal ve toplumsal sorunlara yönelerek birçok ilerleme kaydetti.Özellikle Aamir Khan'nın son yıllarda çok iyi işler çıkardığını söyleyebilirim.






Zaten şimdide sizlere kısaca benim favori filmlerimden biri olan Taare Zameen Par (Like Stars On Earth)bahsedeceğim.Filmin yapımcılığını,yönetmenliğini üstlenmiş olan Aamir Khan'ı aynı zamanda oyuncu kadrosunda da görüyoruz.

Filmin konusu;
İshaan okulda problemleri olan bir öğrencidir.Okuma yazmayı öğrenmekte zorluk çektiği gibi onu anlamayan öğretmenleri ve ailesi tarafından sürekli azarlanmakta, cezalar almaktadır.Ayrıca İshaan ne kadar başarısızsa abisi de tam tersi her dersinde sınıf birincisi olan bir öğrencidir.Bu duruma bir çözüm getirmek isteyen babası tarafından bir yatılı okula kaydettirilir.Babasının düşüncesine göre İshaan oradaki disiplin sayesinde (yani öğretmenlerinin döve döve aklına başına getirmesi ) başarılı olacağına inanmaktadır.Onu anlamayan öğretmenler ve insanlar tarafından çevrili olan İshaan bir de ailesi tarafından yatılı okula terkedilince tamamen içine kapanır ve en sevdiği şey olan resim yapmayı dahi bırakır.ishaan'ın neden böyle olduğunu ise okula yeni gelen resim öğretmeni anlar.İshaan disleksi  hastasıdır.

Filmde çocuğun oyunculuğu olsun,konu,verilen mesajlar,müzikler benim için oldukça keyif vericiydi.Arada açıp tekrar izlediğim bir film olmakla birlikte başta anne,babalar ve eğitimciler olmak üzere herkesin izlemesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.




Filmi izlerken aklımdan şu düşünceler geçti;
Her çocuk özeldir.Fakat oluşturduğumuz yanlış eğitim sistemleri ile onları bu özel yanlarından sıyırıp koyunlaştırmaya çalışıyoruz.Neden bir çok kişi çocuklarını yarış atı gibi düşünür?Neden bir çok aile için çocukları her şeyde birinci olmak zorunda?Neden çocuklarımızın ders notları iyi olduğunda hediye alırız da diğer zamanlar koşulsuzca sevdiğimizi, onu düşündüğümüzü belli etmek için küçük mutluluklar yaratmayız?Onları olduğu gibi kabul etmek, bizler için bu kadar mı zor?Neden biz öğretmenler çocuk bir şeyi öğrenemediği zaman suçu çocukta ararız?Neden 'ben mi öğretemiyorum acaba' diye düşünmeyiz?Çocuk öğrenemiyorsa sadece suç onda mıdır?Beş parmağın beşi bir değildir.Hepsini birbirine eşitlemeye çalıştığımızda ise parmaklarımız kırılır.Bunu fark etmek bu kadar mı zor?

Filmde bahsi geçen güzel bir alıntı;

Ağaca Bağırmak

Solomon adalarında yaşayan yerlilerin ilginç bir ağaç kesme yöntemi olduğunu biliyor muydunuz? Elektronik testere gibi teknolojik nimetlerden mahrum olan yerliler, baltayla kesemeyecekleri kadar kalın bir ağacı üfleyerek deviriyorlarmış… Evet, yanlış duymadınız, üf-le-ye-rek. Baltayla deviremeyeceklerini düşündükleri ağacın karşısına hep birlikte dizilip bir ağızdan ağaca kötü sözler fısıldıyorlarmış. Bunu yaparken her bir ağacın içinde bir ruh taşıdığına inanıyorlarmış. Kötü fısıltıların bu ruhu güçlendirip ağacı terk etmesini bekliyorlarmış. Ve haklı da çıkıyorlarmış. Bir süre sonra ağaç kurumaya yüz tutuyor, ardından da devriliyormuş…

İnanamayabilirsiniz… Ancak Solomon adası yerlilerinin ağacın içinde farz ettiği ruhun insanlarda da olduğuna bir inanabilsek… Ve onları baltadan çok kötü sözlerin devireceğine…

Söz baltadan daha yaralayıcı olmalı…



Bizde çocuklarımıza,öğrencilerimize böyle yapmıyor muyuz? Bağırmakla iş çözülseydi her iyi bağıran kişi iyi bir anne baba ve öğretmen olurdu herhalde.Çocuklara her bağırdığımızda kendine güvenini daha çok yitirdiğini , içine kapandığını fark edemiyoruz.

Haim Jinot'un da dediği gibi "Çocuklar donmamış beton gibidir,üzerine ne düşse iz bırakır." Bu yüzden çocuğumuza ve tüm çocuklara saygı duyalım.

Filmden bir sahne..Ishaan ödevlerini yapmadığı için okuldan kaçar.Bir çocuğun gözünden insanları gözlemler.Şarkı "Biraz tatlı,biraz ekşi, biraz yakın ama çok uzak değil...Bana gereken, tüm ihtiyacım olan özgür olmak." sözleri ile başlar ve "Bu çocukluk yılları hiçbir zaman geri gelmeyecek,öyleyse bol bol harca dostum.Beş parasızsan , veresiye harca, hayatın tadını çıkar." sözleri ile biter.İyi seyirler.



7 Aralık 2011 Çarşamba

Kitaplardan İnciler (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)




"Ebedi Dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle;düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne  anlama gelir bu çılgın mitos?"

"Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa'nın çarmıha çivili olduğu gibi bizde sonsuzluğa çivilenmişiz demektir.Bu , insanı dehşete düşürecek bir olasılık.Sonsuza Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker.İşte Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı demiştir.

Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesi yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir.

Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır?

Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık.Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin altında ezilmeyi özler.O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir.Yük ne kadar ağır olursa , yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek daha içten olur.

İşi tersten alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir."


"Ne istediğini bilememenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine.Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle ne istediğimizi bilemeyiz."

"Çok sayıda kadının peşinde koşan erkekleri rahatlıkla iki kategoriye ayırabiliriz.Bazıları bütün kadınlarda kendi öznel ve değişmez kadın düşlerinin gerçekleşmesini beklerler.Ötekiler ise nesnel kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ele geçirme isteği ile davranırlar.

Birincilerin saplantısı 'lirik'tir; kadınlarda aradıkları şey kendileri, kendi idealleridir ve bir ideal tanımsal olarak hiçbir zaman bulunamayacak bir şey olduğuna göre, tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarlar.Onları kadından kadına sürükleyen şey , kararsızlıklarına bir tür özür sağlar, öyle ki birçok duygusal kadın onların bu gemi azıya almış çapkınlıklarında dokunaklı bir yan bulur.

İkincilerin saplantısı 'epik'tir ve kadınlar bunda en ufak bir dokunaklı yan görmezler; erkek, kadınlara öznel bir ideal yansıtmaz ve onun için her şey ilginç olduğundan, hiçbir şey hayal kırıklığına uğratmaz.Bu hayal kırıklılığına uğramama özelliğinde rezilce bir yan vardır.Epik çapkının saplantısında kefaret yanının (hayal kırıklığı yoluyla ödenen kefaret) eksik olması insanların gözüne batar.

Lirik çapkın hep aynı tip kadının peşinden koştuğu için, bir sevgiliyi ötekinden ayıranın ne olduğunu görmeyiz bile.Bilginin peşinde olan epik çapkınlar ise çarçabuk bıktıkları alışılmış kadın güzelliğinden yüz çevirirler ve kaçınılmaz olarak birer garabet koleksiyoncusu olup çıkarlar."

"Aşırı uçlar, ardında yaşamın sona erdiği sınırlar demektir ve sanatta da politikada da, aşırılığa duyulan tutku, ölüme duyulan örtük bir özlemdir aslında."



Milan Kundera-Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


6 Aralık 2011 Salı

Basit Yaşamak


BASİT YAŞAMAK

Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.

Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit...

Düş Hekimi-Yalçın Ergir

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kötülüğün Döngüsü (The Turn of the Screw)

İngiliz opera bestecisi Benjamin Britten tarafından bestelenmiş prolog ve iki perdelik oda operasından oluşan "Kötülüğün Döngüsü" isimli eseri bu sezondaki, son gösterim tarihi olan, cumartesi günü izleme fırsatım oldu.Suat Arıkan'ın da söylediği gibi"Söylenmesi,çalınması ve dinlenmesi zor , alışkanlıklarımızı zorlayan" bir eser.Daha önce gittiğim operalardan oldukça farklı bir yapısı olan eser sadece ülkemizde değil tüm dünya da büyük yaralar açan "Çocuk İstismarı" na dikkat çekmek için sahneye konmuş.

Eserin olay örgüsü Henry James'in 13 Ekim 1898 tarihinde yayınlanan aynı adlı kısa romanından uyarlanmış.İlk gösterimi 14 Eylül 1954'te yapılan eserin ana teması: Bir mürebbiye ile Quint ve Miss Jessel adlı bir çift şeytani ruh arasında geçen çatışma üzerinedir.Bly evinin eski uşağı Quint ve eski mürebbiye Jessel, Miles ve Flora isimli çocuklar üzerinde kötü etki bırakırlar.Quint ve Jessel öldükten sonra ruhları yeniden eve geri döner ve çocukların ruhlarına sahip olmaya çalışır.Yeni mürebbiye ise onların bu çabalarına karşı titiz bir şekilde direnir.Çocukların arada kaldığı, mürebbiye ile Quint ve Jessel'in arasındaki savaş sadece iyi(mürebbiye) kötünün(hayaletler) bir çatışmasından ibaret değildir.Miles ve Flora her zaman göründükleri gibi masum olmadıkları gibi, Quint ve Jessel hayatta iken çocukların kişilikleri onların davranışlarından oldukça kötü bir şekilde etkilenmiştir.Hayaletlerin eve geri dönmesiyle birlikte çocuklarda yoldan çıkma belirtileri gözlemlenir.Çocuklar gizlice ve sürekli hayaletler ile irtibata geçmeye başlarlar.İroniktir ki burada "tecrübeli" olan Miles ve Flora , "Masum" olan mürebbiyedir.Oyun ilerledikçe mürebbiye "tecrübe" kazanmaya başlar ve içinde bulunduğu durumu daha iyi kavrar.Bunu şu sözlerinden de daha iyi anlayabiliriz;

Mürebbiye
-Kendi labirentimde kayboldum,
Gerçeği göremiyorum
Sadece kötülüğün üzerime ittiği sisli duvarlarla sarıldım.
Kendi labirentimde kayboldum
Gerçeği göremiyorum
Masumiyet beni çökerttin
Hangi yöne dönmeliyim
Kötülük hakkında hiçbir şey bilmiyorum,ama korkuyorum
Onu hissediyorum, daha kötü hayal ediyorum.



Etkileyici bulduğum sahnelerden birinin başka bir temsilinden video;





İstanbul Devlet Opera ve Balesindeki Temsilinden Görüntüler






Bilgiler DOB'nin hazırlamış olduğu kitapçıktan derlenmiştir.



4 Aralık 2011 Pazar

Kitaplardan İnciler (İçeriden Ölmek)


"Her şeyin ortasında , ölü noktadayım.Hareketsiz, statik; demir atmış gibi.Hayır, yalan bu, yala değilse bile en azından kötü niyetten uzak ama yanlış bir ifade, hatalı bir metaforlar öbeği.Deniz seviyem alçalıyor.Hep cezirdeyim.Med-cezirin cezirinde, gel-gitin gitindeyim hep.Çıplak, kayalık bir kıyı oldum, demir gibi sert; geride kalan kirli kahve yosun şeritlerinin hızla çekilen köpüklü dalgalara salınmaya çalıştığı.Oraya buraya kaçışan yeşil yengeçler.Evet, çekiliyor sularım, azalıyorum , seyreliyorum.Biliyor musunuz, artık bunu da  kadar dert etmiyorum.Çalkantılar yaşıyor, bir iyi bir kötü oluyorum ama
Artık
Bunu o kadar da
Dert etmiyorum."



"Affetmek iyidir,
Ama unutmak en iyisi!
Yaşarken, çürüyor;
Ölürken, yaşıyoruz"  Robert Browning'in Good, To Forgive şiirinden.

"Sevgili kardeşlerim, sizi  Eliot'un Dört Kuartet'inde geçen paradoksal ifadeye yönlendiriyorum: 'Sonum, başlangıcımdadır.' Eliot eserinin daha sonraki sayfalarında şu yorumla pekiştirir sözlerini: 'Başlangıç dediğimiz, çoğunlukla bitiştir/ Ve her birşeyi bitirmektir bir başlangıç yapmak.'Bazılarımız şu anda bitiyorlar, sevgili kullar; yani önceden kendileri için hayati olan , onları onlar yapan şeyler bir sona yaklaşıyor.Bu bir son mu? Yoksa başlangıç mı? Bir şeyin sonu , başka birşeyin başlangıcı olmak zorunda mı? Bence olabilir sevgili kardeşlerim.Bence bir kapının kapanması başka bir kapının açılmasını engellemez.Tabii ki ardında ne olduğunu bilmediğimizde yeni bir kapıdan geçmek cesaret ister."(Rahibin konuşmasından)

"Her gün küçük ölümlerle ölebiliriz, ölümden ölüme yeniden doğarız biz.."

"Karanlık gün dönümü geliyor tam da doğru anda.Ağarmış ay, sefil, yaşlı bir kafatası gibi parıldıyor.Yapraklar buruşup dökülüyor.Yangınlar sönüyor.Güvercin, bitkin, toprağa süzülürken kanatlarını çırpamıyor, çırpınıyor. Mora çalan kan daralan damarlarda duracak gibi şimdi; ayaz, kasılan kalbi eziyor; ruh büzüşüyor; ayağa bile güvenilmez şimdi.Kelimeler çuvallıyor.Kılavuzlar kaybolduklarını itiraf ediyorlar.Katı olan her şey saydamlaşıyor.Şeyler sonu eriyor.Renkler soluyor.Gri zamanlar bunlar , korkum o ki bugünlerde daha da grileşecek.Evin kiracıları; kuru bir beynin düşünceleri kurak bir mevsimde." Eliot-Gerontion şiirinin son mısrası

"Pembe dizilerden fırlama tereddütlerinden bunalıyorum.Sonucu bilecek kadar yaşını başını almış insanların neden evlendiğini hiç anlamam zaten.Neden aşkın sözleşmeye ihtiyacı olsun? Neden kendinizi devletin pençelerine bırakıp üzerinizde daha fazla güç sahibi olmasına izin verirsiniz? Neden sırf malınızı mülkünüzü didiklesin diye avukatlar çağırasınız? Evlilik toy, güvensiz ve cahil insanlar içindir.Bu tip kurumların iç yüzünü görebilen bizlerin yasal baskılar olmadan birlikte yaşamaktan hoşnut olması gerekir."

"Wiener'e göre insanlar anti-entropik işlemler yürütürler.Bizim duyu reseptörlerimiz vardır.Birbirimizle iletişim kurarız.Birbirimizden öğrendiğimiz bilgilerden faydalanırız.Dolayısıyla biz evrensel kaosun spontane yayılımının pasif kurbanlarından öte bir şeyiz.'İnsan ırkı olarak bizler, kapalı sistemler değiliz.Dışarıdan besin alıp enerji üretiyoruz; sonuç itibarıyla, hayatiyetimizin bu kaynaklarını içeren daha büyük bir dünyanın parçalarıyız.Ama daha da önemlisi, duyu organlarımız ile dışarıdan bilgi alıyor ve alınan bilgiler doğrultusunda hareket ediyoruz. 'Diğer bir deyişle geri bildirim var.İletişim kurarak çevremizi kontrol etmeyi öğreniyoruz.Şöyle devam ediyor Wiener: 'Kontrol ve iletişim yoluyla, doğanın düzeni geriletme ve anlamı yok etme eğilimiyle savaşıyoruz; entropinin artma eğilimiyle.'Çok uzun vadede entropinin hepimizi haklaması kaçınılmaz görünüyor; ama kısa vadede karşı koyabiliriz. 'Dünyanın ölümünün son evrelerini gözleyen izleyiciler değiliz henüz' "

İçeriden Ölmek-Robert Silverberg



Kitabın üzerine güzel gittiğini düşündüğüm şarkı...sözler , müzik , ritm , klip izlemeniz gerek :)




Çok Yönlü Blogger Ödülleri




Sevgili blogger arkadaşlarım. Deeptone,Çalıkuşu ve Simgee dün gece düzenlenen ödül yarışmasında beni de çok yönlü blogger ödüllerine layık görüp sayfalarında ilan etmişler :) Hepinize ayrı ayrı çok teşekkür ederim...tek seferde 3 ödül birlikte almak beni çok mutlu etti.Her ödülde olduğu gibi bu ödülünde kuralları varmış.

1.Ödülü veren blogger arkadaşlarıma zaten yukarıda teşekkür ettim.Linklerini veriyorum;

http://sadevederin.blogspot.com/
http://simgesimgesimge.blogspot.com
http://calikusunungunlugu.blogspot.com/

2.Kendimiz hakkında 7 gerçeği paylaşıyoruz.


*Blog tutmaya Temmuz sonunda okuduğum bir kitap sayesinde başladım.Farklı kültürlere hep ilgim olmuştur.Sayın Onur Ataoğlu'nun "Japon Yapmış" isimli kitabını okuyup blog sayfasını görünce (http://onurataoglu.blogspot.com/) eğlenceli üslubunun yanında yazılarınında genelde seyahatlerinden bahsetmesi,  beni blog yazmaya teşvik etti. 


*Genelde bana katkısı olabilecek blog sayfalarını okumayı tercih ediyorum.Sanat,kültür,gezi ,yaşam,kitap vb ilgimi çeken konulardaki sayfaları takip ediyorum.


*Yemek yemeyi çok severim.Fakat yalnız yemek yemeyi sevmem.Haşlanmış yumurtaya karşı bir zaafım var :) Hatta küçükken tek seferde 7-8 yumurta yediğim olurmuş.Halamın oğlunun bir gün halama gidip siz beni hiç sevmiyorsunuz.Dayımlar Hypatia'yı çok seviyor 7-8 yumurta yemesine izin veriyorlar diye ağlamışlığı da vardır.Yememe rağmen boyumla orantılı bir kiloya sahip olmam da çok güzel bir şey :)


*Dokuz Eylül Üniversitesi mezunuyum.İzmir'i çok seviyorum.Sürekli İzmir'i özlüyorum :(  3-4 ayda bir , bahanem olur bir yolunu bulup giderim İzmir'e.


*Bir şeyleri kendim başarmayı çok severim.Bir sene içerisinde 2 atamam oldu ailemin hiçbir yardımı olmadan İzmir'den Samsun'a , Samsun'dan Kocaeli'ne kendim taşındım.Kendi ayaklarımın üstünde durmak bana her zaman güven vermiştir.


*Kitaplara ve kitaplarıma çok düşkünüm.Kitapçıda vakit geçirmeyi severim.Emekli olunca kendime arka fonda hoş müzikler çalan, küçük bir kütüphanesi olan , isteyenin kitap alıp okuyabildiği şirin bir kafe açmayı istiyorum.


*İnsanlarla iletişimim çok iyidir.Her yaş,her kesimden insanla rahatça muhabbet edebilirim.Üniversitedeyken çok iyi dostlarım vardı.Fakat her birimizin farklı yerlere atanması, ayrıca yaşanılan yanlış anlaşılmalar sonucu onlarla yolumuz ayrıldı.Şu an acı ve sevinçlerimi paylaşabildiğim bir dostum yok ne yazık ki.Sanırım sorun anlaşmakta değil....anlaşılmakta...bu yüzden beni yargılamayan ve olduğum gibi gören tek varlık kitaplarım.Tek dostumda onlar...

Şimdi gelelim ödüllere;




*Deeptone
*Çalıkuşu
*Simgee
*Bolat
*Mit
*Mia Wallace
*Yasemen K.
*Luna
*Yaz Güneşi
*K.C.S

Önemli olan hediye almak değil.Yeri geldiği zaman kendimizi ödüllendirebilmektir.Ben her maaş zamanı kendimi güzel bir yemekle ödüllendiriyorum.Siz kendinizi ödüllendiriyormusunuz?

Sevgiyle kalın...


2 Aralık 2011 Cuma

Sürpriz Yaşamamak İçin Zihin Okumak

İnsan hep bir bilinmezlik içinde yaşar.Bir çok kişi çevresindeki kişilerin kendisi hakkında gerçekte ne düşündüğünü bilmeden sürer hayatını.O kadar çok maskeye sahibiz ki bizde insanlara birçok zaman gerçek duygu ve düşüncelerimizi yansıtamayız.Örneğin iş yerimize gideriz müdürümüz ile iletişim problemimiz vardır.Fakat ast üst meseleleri yüzünden hep samimi olmayan bir güler yüzlülükle davranırız.Çok iyi dost bildiğimiz  kişi bizi sırtımızdan bıçaklar. Ön yargılarımız nedeniyle iletişim kuramadığımız birçok insanın hiç olmadık bir zamanda bizlere yardımı dokunabilir.Hayat sürprizlerle doludur.Peki bu sürprizlere maruz kalmayacak bir yetenekle dünyaya gelseydik sizce durum ne olurdu?

Diyelim ki dünyaya insanların zihinlerini okuma yeteneği ile geldiniz.(İçinizden "keşke" sözcüklerini duyar gibiyim.)Tabi ki insan irdelemeden düşününde,  birçok insanın özünde bulunan maymun iştahlılığıyla sempati duyarak yaklaşabilir duruma.Zannımca bebeklik zamanlarımız, belkide ilk çocukluk yıllarımızda bu özelliğin farkına varamazdık.Daha sonraki gelişen süreçte bunu bir oyun gibi düşünürdük ama insanların bizim hakkımızda düşünceleri hatta karşımızdaki insanın en bilinmemesi gereken sırlarını öğrenince insanlardan tiksinir ve soğurduk. Yalnız yaşamaya başlardık, belki de bu zihin okuma durumunu hayvanlar üzerinde deneyerek bir süre avunabilirdik.Örneğin bir kuşa odaklanıp onun uçarken ki düşüncelerini kendi zihnimizde sanki kendimiz o an uçuyormuş gibi hissedebilirdik, ya da bir arının çiçekten çiçeğe dolaşırken türe özgü olarak bal yapma davranışının onda yarattığı duyguyu irdeleyebilirdik.Tabi bu denemeler bizi bir zaman oyalardı.Sonrasında insan arasına karışma çabaları içerisinde dolanır dururduk.Bir otobüse binerdik yüzlerce insanın düşünceleri bir anda beynimize baskı uygulardı.Herkesin ayrı bir derdi olduğunu daha iyi anlayabilirdik.Fakat bu durum bizi içten içe yalnızlığa sürüklerdi.

İnsan genelde merak duygusunun beraberinde aşkı tatmaya başlar.İnsan hoşlandığı kişiyi önce merak eder onu öncelikle tanımak ister.Her gün farklı bir özelliğini keşfetmek ister.Bu keşifler belkide ilişkinin devamlılığını sağlayan unsurdur.Fakat zihin okumayla, karşımızdaki insanı 10 dakika içerisinde kitap gibi okurduk.Her üzüntüsü her sevinci ve korkusuyla birlikte artık bizim için çözülmesi gerekmeyen bir bilmece olurdu.

Aynı zamanda bu durum çevremizdeki insanların hiçbirinin özel hayatı olmayacağı anlamına gelmez miydi? Her defasında istemeden onların zihnini adeta tecavüz etmiş olmaz mıydık? 

Sanırım bu noktadan sonra giriş cümlelerinde yetenek diye bahsettiğim bu özellik , bu aşamadan sonra tam bir baş belası olurdu bizim için.Yavaş yavaş zihnimizin içinde ölmeye başlardık.... en sonunda da yapayalnız bir biçimde aciz, sersefil  toplumdan dışlanmış bir halde ölüm kapımızı çalardı....dayanılmaz acılar içinde olan bizde mutlulukla açardık kapıyı...