Hypatia'nın Araştırmacı Ruhu

Araştırmacı bir insanın yazıları

Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2011 Pazar

Rita (Educating Rita)


İngiltere'nin eserleri en çok okunan yazarlarından biri olan Willy Russel'in eseri Rita (Educating Rita) 'yı geçen ay Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tiyatrosundaki oda tiyatrosu temsili ile izleme fırsatım oldu.Oldukça dikkat çekici olan eser , genç yaşta evlenmiş fakat içindeki bilgi açlığını doyuramamış olan Rita'nın açık üniversite yoluyla edebiyat eğitimi almasını konu ediniyor.Rita'nın özgün bir yanı olduğunu fark eden öğretmeni Frank oyun boyunca onun diğer kuru ezberden başka bir şey bilmeyen edebiyatçılar gibi olmamasını sağlamaya çalışsa da eğitimini tamamlamak isteyen Rita onlar gibi olmaya çalışmaktadır.Eserin başında cahili oynayan Rita, ilerleyen bölümlerde cahil ile bilginin arasında sıkışıp kalmış bir insanı canlandırır.Yaz okuluna gidip gelmesi ile de özgüveni yerine gelmiş tam bir bilgin olur Rita.Ondaki bu değişimi üzülerek kabul eden öğretmeni Frank ise Rita'ya aşık olmuştur.


Süleyman Demirel Kültür Merkezinin o küçücük oda tiyatrosu salonunda Funda İlhan (Rita) ve Ufuk Aşar'ın (Frank) çok büyük işler başardığını söylemek mümkün.Sahne tasarımı da oldukça göz dolduruyordu.Ben izlerken oldukça etkilendim.Eve gelir gelmezde eser ile ilgili araştırma yaptım.Böyle güzel bir oyunun Türkçeleştirilmiş halini kitap olarak basmamaları beni çok üzdü.


Eserin aynı zamanda 1983 yapımı filmide mevcut.Başrollerini usta oyuncu Michael Caine (Frank) ve Julie Walters (Rita) canlandırıyor.Film mekan bakımından daha çok olanak sağlıyor bizlere.Rita'nın eşini ve ailesini, Frank'in birlikte yaşadığı kadını ve öğrenci çevresini görmemize olanak tanıyor.Bugün izlediğim filmide oldukça başarılıydı.


Eser bazı tiyatro eleştirmenleri tarafından George Bernard Shaw'ın "Pygmalion" a benzetilmiş.Pygmalion'u okumamış olsamda "My Fair Lady" ismiyle uyarlanan film müzikalini izleme fırsatım oldu.Onunda ana temasında çiçekçi bir kız olan Eliza'yı eğitmek vardır.Fakat bence Willy Russel bu eserinde sadece eğitimin önemini değil kuru ezbere dayalı olan eğitimi eleştirmektedir.Örneğin size bir konu hakkında makale yazmanızı istediklerinde kendi özgün düşüncelerinizi yazamazsınız.Çünkü yazarsanız onların istediğini yapmamış olursunuz bu durumda da sınavı geçemezsiniz."My Fair Lady" de ise iyi bir eğitimle birçok şeyin başarılabileceği anlatılmaktadır.

Kısacası eserde söylenecek başka bir şarkı ile söylenecek daha iyi bir şarkı arasındaki farkı anlatmaktadır bizlere Willy Russel.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Üçü Bir Arada:Kitap-Tiyatro-Sinema

Geçen hafta başında "Guguk Kuşu" adlı tiyatroya gideceğim için kendi kendime bir karar aldım.Bu tiyatroya gitmeden önce kitabını okumalı ve filmini izlemeliyim diye.Hafta içi çarşamba günü kitap bitmişti.Daha sonrasında filmi izlemeliydim fakat aniden tiyatrodan sonra izlemeye karar verdim ve ve planlarımı yavaş ama emin adımlarla uyguladım.İşte sizlere bu müthiş üçlemeyi anlatacağım.

Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo's Nest ) 1962 yılında yayımlanmış olup ABD'li yazar Ken Kesey'e aittir.Guguk kuşları kurnaz kuşlar olarakta bilinir.Kendileri kuluçkaya yatmazlar fakat yumurtalarını başka bir kuşun yuvasına bırakırlar.Kitabımızın baş karakteri McMurphy de guguk kuşlarına benzetilmiştir.Kitaptaki guguk kuşumuz bir mahkumdur ve akıl hastası numarası yaparak daha az güvenlik sistemine sahip bir akıl hastanesine, kaçma planını yürürlüğe koymak için gelmiştir.Fakat akıl hastanesinde işlerin hiçte düşündüğü gibi gitmediğini fark eder.Oradaki akıl hastaları ile kurduğu diyaloglar hem kendisini hemde hastaları düşünmeye sevketmiştir.Kısacası kitapta; bir akıl hastahanesi...dışarıdaki toplumun bir kesitimidir?  Deli kimdir? Delileri sistem mi yaratır? Hangimiz deliyiz ya da akıllı? sorularına çarpıcı bir şekilde yaklaşılmıştır.


Kitabın arka kapak yazısı kitabı alırken beni çok etkilemişti;

"Büyük Hemşire, çelik kapıdaki düğmelerden birini çevirerek duvar saatini dilediği hıza ayarlayabiliyor. Kimi zaman canı her şeyi hızlandırmak istiyor; düğmeyi çeviriveriyor. Saatin akrebiyle yelkovanı yarışıyorlar sanki. Paravanalarla örtülü pencerelerde gündüz, gece birbirini kovalıyor. Bu düzmece zamanın geçmesiyle herkes birbirine giriyor. Yarım yamalak tıraş olup kahvaltı masasına balıklama dalıyorsun, daha ağzına bir lokma koymadan öğlen oluyor, ilaç veriliyor, yerinden kalkıp dinlenme odasına giderken akşam zili çalıyor, yatağa giriyorsun, on dakika sonra gene sabah olmuş. Büyük Hemşire herkesin kırılma ya da dağılma noktasına geldiğini görünce, düğmeyi yeniden çeviriyor. Her şey eski hızına dönüyor. Film makinesini olağan hızının on katına çıkarıp perdede herkesin akıl almaz biçimde koşuşmasını izleyen, bir süre sonra bıkan, eski düzeni geri getiren küçük bir çocuğu hatırlatıyor bana Büyük Hemşire'nin bu davranışı.


Guguk Kuşu, günümüz insanının toplumla çelişkilerini ortaya koyan bir roman. Kimin dediği olacak? Toplumun mu, gönlüne göre yaşayanın mı? Bir akıl hastanesindeki özgür ruhlarla disiplin sağlamaya çalışan yönetim arasındaki mücadeleyi olağanüstü bir ustalıkla anlatan Ken Kesey, bu ilk yapıtıyla Amerikan 'karşıt-kültürünün' efsanelerinden biri oldu. Roman 1975 yılında Milos Forman tarafından sinemaya aktarıldığında, başta delişmen dalavereci McMurphy rolüyle şeytani ve karizmatik oyunculuğunun temellerini atan Jack Nicholson ile katı ve sadist ruhunu taş bebek güzelliğinin altında saklayan Büyük Hemşire Ratched'ı canlandıran Louise Fletcher olmak üzere, film 5 Oscar ödülü kazanarak, bir başyapıt haline geldi."
Kitapta beni en çok etkileyen paragraflardan birini paylaşmak istiyorum...McMurphy grup toplantısı sonrası düşüncelerini bir akıl hastası olan arkadaşına aktarmaktadır.

"Tavuklar, aralarından birinin üzerinde kan gördüler mi başına üşüşüp gaga atmaya başlarlar.Sonunda tavuğu param parça ederler gagalarıyla.Kavga sırasında kan,bir ikisine daha bulaşır.İlk zavallının işi bitince, sıra onlara gelir.Bu kez kanlanan üç-dört tavuk daha çıkar.Diğerleri onlara saldırır.Bir iki saat içinde bir kümes dolusu tavuğun öldüğünü görmüşümdür.İnsanı tir tir titreten bir manzaradır.Buna engel olmanın bir yolu var.O da tavukların gözlerini bağlamak.Kanı görmemelerini sağlamak."


Kitabı okuduktan sonra açıkcası bu kadar betimlemeye sahip bir eserin, aynı zamanda dilsiz ve sağır taklidi yapan bir kızılderilinin düşüncelerinden anlatıldığı için acaba nasıl sahneye koyacaklar diye çok düşündüm.Konu akıl hastanesi olunca kişilerin gördükleri hayallerde var.Ama tiyatro beklentilerimin çok çok üstündeydi.Bütün oyuncular çok büyük emek sarfetmişler.Herhalde sahnede en zor canlandırılan karakterlerden birisi deli rolüdür.Çünkü spontan yapılması gereken hareketler vardır.Bu hareketleri yapmak hemde sahnede canlı bir şekilde 2,5 saat yapmak çok zor olmalı diye düşünüyorum.İzlediğim gösterimde McMurphy sizlerinde televizyonlardan tanıyacağınız Barış Falay canlandırmıştı.Kızılderili reis rolünde Engin Benli ve delilerin başı(tabi McMurphy gelmeden önce) Harding'i Aydın Sigalı canlandırmıştı.Hepsi performanslarını sergilerken müthiş derece ter döktüler.Ayakta alkışlanmayı gerçekten hak ediyorlardı.Şimdiye kadar izlediğim oyunların içinde en etkilendiğim oyun olduğunu söyleyebilirim.











1975 yılında çekilmiş olan filmini tiyatrodan sonra pazar günü izledim.Filmde kitabın arka kapağında da bahsedildiği gibi McMurphy rolünü Jack Nicholson canlandırıyor.Rolünü hakkıyla yapmış besbelli :) Haliyle bir sürüde ödül almışlar... Filmini izlerkende kardeşimle oldukça duygulandık...Sonuç olarak bir eseri üç farklı biçimde tatmak benim için farklı bir deneyim oldu.Her birinden ayrı bir tat aldım....Kitap iç dünyaları ile esere bakmamı sağlarken tiyatro canlı canlı yaşamamı sağladı...Filmde mekan çeşitliliği bakımından renk kattı...böylece güzel bir hafta geçirmemi sağladılar...denemediyseniz eğer tavsiye edilir...eminim bende olduğu gibi size de bu üçünü bir arada yapmak farklı bir bakış açınızın olmasını sağlayacaktır.Okuduğunuz için teşekkür ederken bol sanat ve edebiyatlı günler diliyorum......

17 Ekim 2011 Pazartesi

Kösem Sultan

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yeni sezona perdelerini "Kösem Sultan" isimli oyun ile geçen hafta perşembe günü açtı.Hazırlıklarını duyduktan sonra uzun süredir beklediğim bir oyundu.Gönül isterdiki perşembe günü galasına katılabileyim fakat akşamları gittiğim kurs sebebiyle cumartesi akşamı gidebildim. Eser Turan Oflazoğlu'nun aynı isimle yazmış olduğu tiyatro eserinden sahneye uyarlanmış.Eserin konusu hakkında kısaca bilgi verecek olursak;Sultan İbrahim'in annesi Kösem'in saraydaki iktidarını elinde tutmak için saray içinde çevirdiği entrikalar yer alıyor.Hatta o dönemde sultan IV. Mehmet suikastinde de parmağa olduğu iddia ediliyor.İktidar ve güç için insanın neleri feda ettiği açıkca gözler önüne seriliyor.


 Oyunu sahneye aktaran sevgili Murat Atak'ı tebrik etmek lazım.Oyuncu seçimi bir harika herkes işini hakkı ile yapmış.Özellikle Kösem Sultan'ı canlandıran Zuhal Gencer Erkaya ve Turan Sultan'ı canlandıran Esra Bezen Bilgin'in hakkını vermek lazım.Karakter çözümlemeleri harika.Kostümler oldukça göz dolduruyor.Seçilen müzikler özellikle giriş ve kapanış çok güzel düşünülmüş insanın tüylerini diken diken yapıyor.Ayrıca Kösem Sultan ve Turan Sultan arasında geçen konuşmalarda kullanılan iç sesler oyunu daha bir izlenilesi kılıyor.

Oyun arasında insanların konuşmalarınıda kulak verdim kimi bir grup genç "İbrahim adında padişahta mı varmış?" derken kimisinin "ne biçim oyun bu" dediğinide duydum.Açıkcası  tarihimizi bilmeyen sanat duygusundan yoksun,karşısındaki insanın verdiği emeğe saygı göstermeyen insanların olması hele bunların birde oyunun en duygu yüklü sahnesinide gırgıra alıp gülmeleri beni haliyle üzdü.Sadece gençler olsa neyse koca koca adamlarda yaptı bunu.Sayın gülen vatandaşlar sizlere söylüyorum acaba yaptığınız şeyin karşınızdaki oyuncuya saygısızlık olduğunun farkında değilmisiniz?
Eğer farkında değilseniz bir daha başka bir oyuna gitmeyin biz tiyatroseverler olarak sizsizde mutluyuz.
Son bir alıntı sizlere oyunun güzel bir sahnesinden Turhan Sultan'ın oğlu için söyledikleri;

"Çabuk büyü oğlum, çok çok çabuk !
Saraya da girdi ikilik, asker ocaklarına da
Ancak sen, Mehmet'im, bu çatışan
bu birbirini yok etmeye çalışan güçleri
buyruk altına alırsan, ancak sen
sağlam bir baş olarak gelişir
bu güçleri yararlı bir işe koşarsan
esenliğe erişir bu gövde; ancak o zaman
gerçek büyüklüğe, mutlu bir sürekliliğe
kauşur ülken, güçlülüğe dayanan sağlıklı bir barışa. "